Fransa’nın başkenti, hayaller kenti, sanat kenti, aşıklar kenti gibi pek çok sıfatla anılan, her adımı tarih kokan şehir, Paris… Kimilerine göre Avrupa turu denildiğinde ilk sırada akla gelen şehir, kimilerine göre sayısız filme, şarkıya konu olmuş ve hala da olacak olan şehir. Her yıl milyonlarca turisti kendisine çeken belli başlı lokasyonlarının yanı sıra atmosferiyle ve tınısıyla insanı kendisine hayran bırakan, en ilgisiz olanını bile koşuşturmacasına dahil ederek dört yanını sanatla çevreleyen zarif şehir Paris…

Tabii Eğlence Otobüsü programına Paris’i dahil etmemek olmazdı. Üstelik genel olarak bilinen yerleri görmenin yanı sıra şehri karış karış, yerlisi gibi yaşayarak keşfetmeye gidiyoruz. Zamanı en verimli şekilde kullanarak hem en çok ün salmış yerlerini hem de şehrin ara sokaklarını, o küçük butiklerini, pastahanelerini, şarap evlerini, kafelerini ve kitapçılarını yaşamaya çeviriyoruz bu kez rotamızı.

Öncelikle,18. ve 19. yy boyunca pek çok ressamın, heykeltıraşın, müzisyenin, oyuncunun, dansçının, şairin, yazarın yaşadığı, eserlerini ürettiği, kafelerinde sanat ile ilgili sohbetler, tartışmalar yaptığı ve modern sanatın temellerinin atıldığı Montmartre’a gidiyoruz. Paris’in kuzey bölümünde yer alan , şuan pek çok galeri, bar (Amélie filminin çekildiği de dahil) ve kafenin bulunduğu ara sokaklardan ilerleyerek ressamlar tepesine ulaşıyoruz. Burada hala çok sayıda sanatçı bir arada ve her gün yeni eserlerini bizlerle birlikte oluşturmak için bekliyorlar. Bu ressamlar geçidinden sonra Sacré Coeur Bazilikasına ulaşıyoruz. Tarih boyunca dinsel açıdan da önemli bir yeri olan Montmartre tepesinde, Paris’in en yüksek rakımında yer alan ve Fransa-Prusya Savaşında hayatını kaybeden Fransızlar anısına 1874-1914 yıllarında yapılmış olan Bazilikanın avlusu Paris’i izlemek için en uygun yerlerden bir tanesi. Bir süre burada manzaranın tadını çıkardıktan sonra tepeden iniyoruz ve pek çok ucuz hediyelik eşya satan dükkanında yer aldığı Boulevard de Clichy’e ulaşıyoruz. Ve tabi ki bu bulvar üzerinde yer alan Moulin Rouge’u ziyaret etmeden bölgeden ayrılmıyoruz.

Gezimizin bundan sonra ki kısmında rotamızı güneye çeviriyoruz ve Seine nehrine doğru ilerliyoruz. Champs-Elysées (Şanzelize diye bildiğimiz 🙂 )Bulvarı  boyunca yürüyoruz ve bulvar sonunda yer alan Zafer Takına uğrayarak nehir kenarına iniyoruz, sayısız esere konu olmuş bu nehrin bir süre tadını çıkarıyoruz.

Paris’in dört bir yanında geniş parklar mevcut, Luxembourg Bahçesi ve Tuleries Bahçesi rotamız üzerinde uğrayabileceğimiz sayısız parklardan yalnızca iki tanesi ve bu yoğun gezi temposunda kendimizi çimlerine atarak bir süre uzanmayı, yeşilin tadını çıkarmayı ve henüz gezilmemiş yerler için enerji depolamayı ihmal etmiyoruz 😉

Paris günümüzün öğleden sonraki kısmına sadece sanat meraklılarının değil, dünyanın dört bir yanından pek çok insanın ziyaret ettiği Louvre Müzesi ile başlıyoruz. Tamamını gezmek için günler ayırmanız gerekir ancak biz dar zamanımızı en iyi şekilde değerlendirmek adına hızlıca müzeyi arşınlıyoruz  😀 Tabi ki Mona Lisa’yı ve Milo Venüs’ünü ziyaret ediyoruz. Bu arada Dan Brown’un Da Vinci’nin Şifresi adlı kitabını henüz okumadıysanız bu seyahatinizden önce okumanızı tavsiye ederiz. Müzeye giriş elbette isteğe bağlıdır, girmeyi tercih etmeyenler için ise Fransız Barok Mimarisi örneklerinden olan ana binanın bölümleri ile 20.yy Çağdaş Mimarinin örneği cam piramidin bir arada sergilendiği ve yapıldığı zamanda da çok sayıda tartışmaya sebep olan Louvre’un avlusunu fotoğrafladıktan sonra çevre sokakları keşfe çıkmak, Paris kafelerinde, kitapçılarında veya butiklerinde zaman geçirmekte hoş bir seçenek olacaktır.

Ve Paris denildiğinde belki de pek çok insanın ilk aklına gelen lokasyona, Eyfel Kulesine geliyoruz son olarak. En üst seviyesine çıkmayı düşünenler için güneş batmadan öncesi ve sonrası ayrı ayrı keyifli anlar, ayrıca akşam saatlerinde kulenin ışıklandırılmış hali de turistlerin son derece ilgisini çekmekte. Dolayısıyla kulenin iki anını da yaşamak ve fotoğraflayabilmek adına tam gün dönümünde burada olmaya çalışacağız. Trocadéro Meydanından Eyfel’i izleyeceğiz ve isteyenler kuleye çıkacaklar. Bu meydan boyunca çeşitli yerlerde yapılan çikolatalı krep tüm gün gezmiş, yorgun düşmüş ve ne kadar istemese de Paris’ten ayrılmak üzere olan bizler gibilere iyi gelebilecek bir seçenek 🙂
Bu çevrede de alış-veriş yapılabilecek pek çok alan da mevcut, son bir serbest zamanın ardından tekrar yola koyulmak üzere otobüslere doluşuyoruz… Pek çok milletten insanın yaşadığı, ziyaret ettiği ya da uzaktan hayalini kurduğu bu şehri, Paris’i gezmek için tabi ki haftalara hatta aylara ihtiyacımız var ancak bir güne sığdırabildiğimiz kadarını yaşayıp bir dolu anı ile bir sonraki durağımız olan Andora‘ya doğru yola çıkıyoruz. Tabii Andora’dan sonraki durağımız da Barselona ve Akdeniz kıyıları olacak 😀

Bu arada gezi boyu size pek çok şarkı önereceğiz bu şehrin kokusu sinmiş olan. Geçirdiğiniz günü ve daha nicesini düşünürken bu şarkılar eşlik etsin size, durup hayata baktığınız yere yeni bir ses, yeni bir dokunuş olsun, keyifli bir yolculuk olsun diye.

Eğlence Otobüsü’nde buluşmak üzere, sevgiyle…